Bu güzel ülkemin en güzel şehridir İzmir! Türkiye'nin gelişmişlik düzeyi göz önüne alındığında 3.şehridir bir de. Fakat ne yazık ki böylesine güzel ve büyük bir şehrin bir tek takımını bile Süper Lig'de izleyememekteyiz. Bu sebeptendir ki ikinci lig içinde bizimkilere acaba dolu gözlerle ve senelerdir heveslerimiz kursaklarımızda kalarak bakıyoruz.
Bu sezon biraz farklı. Farkı yaratan ise takımlarımızın konumu. 23 haftası geride kalan Bank Asya 1.lig'inde ilk 6 içinde 3 takımımızın olması yine umutlandırıyor bizi. Geçen sene bu ilk 6 ya her ne kadar 2 takım sokmayı başarabilmiş olsakta Süper Lig'e çıkma başarasını gösteremedik.
23.hafta itibariyle Bucaspor'un lig de 2.sırada olması gayet sevindirici bir durum. Eğer ki, ilk iki içerisinde bir takım tutmayı başarır ve play-off elemelerinde biraz daha şanslı olursak 2 takımla Süper lige gitmemek için hiç bir sebep yok!
Buraya kadar umut dolu yazdım, her zaman ki İzmir'li gibi. Bir de buz dağının görünmeyen kısmı var ki beni en çok düşündüren kısmı da malesef bu.
Kulüplerimizde ki en büyük sıkıntının başında mali sorunlar geliyor. Bu sorunlar neticesinde Altay sezon öncesi yaptığı önemli transferler ile devre arasında yollarını ayırma durumunda kaldı. Bu transferlerin katkısı(artı-eksi) nedir ne deyildir tartışabilinir fakat görünen o ki ilk yarıda fırtına gibi esen Altay şimdilik bir "İmbat" esintisinden öteye gidememekte.
Bucaspor'da lige harika bir giriş yaptı. Onlarda yaşadıkları yönetimsel kriz, sonrasında gelen mali çalkantı neticesinde bir ara duraklasada ikinci yarı itibariyle bu sorunları aşmış görünüyor.
Beni en çok üzen takım ise Karşıyaka. Yıllardır Kaf-Kaf'ın içinden çıkamadığı bir Teknik Direktör sorunu var ki, ne yapılırsa yapılsın deva olmuyor malesef. Bu sezon başında Reha Kapsal ile yola devam eden KSK, kötü gidişin neticesini teknik heyete kesip yollarını ayırmış yerine Ümit Turmuş getirilmişti. Ümit hocayla beraber iyi bir başlangıç yapan ve beraberinde üst üste iyi sonuçlar alan Kaf-kaf yukarılara kadar hızla tırmanmış play-off'un içinde yer bulmuştu. İşte ne olduysa bu son bir kaç haftalık kötü gidişin içinde takım içi huzursuzluklara dur demek isteyen Ümit hocayı, yaptıklarından dolayı tenkit eden, takımın hocasının saygısını ayaklar altına alan yönetim kararlarından ötürü gururlu bir şekilde ceketini alıp istifasını verdi Ümit Turmuş. Bu durum şunu gösteriyor ki, ne yazık ki KSK çok kötü yönetiliyor. Futboldan bi haber yöneticilerin "futbolcuya dayalı" düzeniyle bir yere varılmayacağını öğrenmemiş olmasını görmek bizim için büyük bir kayıp olacak. Umarım ki biz yanılır, onlar haklı çıkar ve seneye KSK yi süper ligde izleyebiliriz.
Saygılarımla.
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Şubat 2010 Pazartesi
9 Ocak 2010 Cumartesi
Teşekkürler ve cevaplar
Değerli okurlar,
Bir önceki "Hak aramak!" başlıklı yazımı yazarken sesimi duyurmak istiyordum. Bir şekilde bu sesi birilerine ulaştırmayı başardım. Öncelikle bu yazımı sporx.com adresinde yayınlayan Esat Dergi'ye teşekkürleri bir borç bilirim. Yazımın linkini twitter aracılığıyla takipçileriyle paylaşan Sine Büyüka'ya, ilgisi alakası için Ersin Düzen'e, son olarak da Türkiye'nin en çok izlenen programlarından biri olan "Spor Servisi" nde yazımın bir bölümünü yayınlayan ve görüşlerini paylaşan Fuat Akdağ ve Mehmet Demirkol'a ne kadar teşekkür etsem azdır.
Bu yazımla ilgili gerek olumlu, gerek olumsuz, bazen de soru işaretleriyle dolu eleştiriler aldım. Bu soruları cevaplandırmak ve bir şekilde kafalarda ki soru işaretlerini gidermek istiyorum.
"Hak aramak!" başlıklı yazıma gelen eleştirilerden bir tanesi bu isyanın saman alevinden ibaret olduğu ve bir kaç gün sonra unutulup gideceğiydi. Bu eleştiriye cevap vermek, "HAYIR!" diye haykırmayı gerçekten çok isterdim. Fakat bu sistem içerisinde bir kaç gün içerisinde unutulacak, kafalarda oluşan acaba bu adam haklı mı soruları yitip gidecek ve yine bildiğimiz tas-tarak hikayesi devam edecek gibi geliyor bana da. Ancak güzel olan bir şey var, artık bir yerlerde birileri bizim var olduğumuzu öğrendi. Bizim de sitem ettiğimizi, bir şekilde haksızlığa uğradığımızı gördü. Sorunun cevabına gelince ise, "belki yine hatırlatabiliriz."
Bu konuyla ilgili aldığım en güzel sorulardan bir tanesi değerli Ersin Düzen'den gelmişti. Sorusu aynen şu şekildeydi. " 5 sene okuduğunu söylüyorsun diğer tarafta 15 sene profesyonel oynamış biri var, bu hakkı değil mi?" Bu soruya kişisel olarak cevap vermiştim Sayın Ersin Düzen'e. Burada ise kafalarında bu soruları soranlara yönelik genel bir cevap daha vermek istiyorum. Şimdi değerli okur biraz beyin fırtınası gerçekleştirelim. Farz edin ki çok paranız var ve büyük bir gökdelen yaptırmak istiyorsunuz. Bu gökdelen için piyasadaki en iyi işçileri buluyor, en iyi firmalarla görüşüyorsunuz. Bu noktadan sonra bir de bu işleri planlaması için bir İnşaat mühendisi, mimarla görüşüyor ve projenizi onlara emanet ediyorsunuz. Bir mimar iyi sıva yapamaz, bir mühendis belki mala tutmasını dahi bilmiyor olabilir değil mi? Ama bir inşaat işçisi tuğlaları dizebilir,binayı sıvaya bilir. Peki sırf inşaat işçisi bu işleri yapabiliyor diye tüm gökdelenin mimari projesini yapı statiklerini ona emanet edebilir misiniz? Bir mimara, mühendise ihtiyaç duymadan gökdeleni dikebilir misiniz? Sanırım ne demek istediğim anlaşılmıştır.
Bloguma gelen güzel bir cevap ve beraberinde bir yazı vardı. Bu yazı sahibi Ömer Bilgin isimli benim gibi öğrenci bir arkadaşa aitti. Kendisi bu piyasada kim kendi işini yapıyor ki? diye sitem etmiş ve devamında yaz kampları, spor okulları gibi organizasyonlarda bulunduğunu belirtmiş. Bu sitemin dayanağı olarak benim 10 günlük kurslar yerine 4 senelik eğitim alınması gerektiğini belirtmem olmuş. Beraberinde "herkes aynı değildir." demiş.
Şimdi hem bu arkadaşıma, hem de bu konuya karşı çıkanlar için şöyle bir durum değerlendirmesinde bulunmak istiyorum. Değerli okurlar, sporun bir amacı vardır. Her daim de bir amaç uğruna yapılmıştır spor. Eski Yunan'da spor "en iyi ve en erdemli olana" ulaşmak için yapılan bir yarış olarak algılanmıştır hep. Başlangıç kaynağının ne olduğunu unuttuğumuz bir dünyada aslında birazdan savunacağım şeyler ne kadar anlamlı gelecek onları da göreceğiz. Biz akademisyen antrenörler okulda "motor öğrenme" "çocuk psikolojisi" gibi genç yaşlardan itibaren sporcuların nasıl yetiştirilmesi gerektiğini, onlara sporun bir eğlence aracı olduğunu sonuçların bir amaç olmaması gerektiğini öğretmeye çabalamak zorunda olduğumuzu ders olarak alıyoruz. Fakat çalıştığınız spor okullarına gelen daha 12-13 yaşlarında ki çocukların ailelerine baktığımızda hepsinin tek bir amacı var, çocuğum kulübe geçsin, futbolcu olsun, basketçi olsun çok para kazansın! Hani hep bahsedip durduğumuz sistem var ya işte bu ufacık çocukların oyun oynamasına bile izin vermiyor esasında farkında değiliz.
Bu sistem içerisinde küçük yaşta ki çocukların nasıl antrenman yapmaları gerektiğini bilmek, yüksek performans yani profesyonel takımda ki oyuncuları antrene etmekten çok daha zordur değerli okur. Küçük yaşlarda ki bir çocuğun alt yapı eğitimini iyi alamaması ileri ki yaşantısında onun maksimum performansını ortaya koymasını engelleyecektir. Özellikle ülkemizde alt yapılarda bu yaşlarda ki çocukların nasıl antrene edilmesini bilmeyen hocaların bulunması sebebiyle 70 milyonluk bir ülkede olimpiyatlarda zirveye oynayamayan, yüzmede madalyalar alamayan, futbolda dünya starları çıkartamayan bir toplum olarak duruyoruz. Hadi değerli okurlar, şapkalarımızı önümüze koyup düşünün. Neden her konuda bu kadar geri kaldığımızı bir düşünün. Bir de buna ilave olarak bunca zamandır sporun kimlerin elinde "oyuncak" olduğunu düşünün. Bu ülkeye dışarıdan gelen antrenörler hala ilk çalışmalarında profesyonel takımların en üst kademesine pas çalışması yaptırıyorsa vay halimize.
Son soru olarak değerli Mehmet Demirkol ve Fuat Akdağ'a yer ayırdım. Programlarında kendi üsluplarıyla bana göre oldukça güzel değerlendirmeler yaptılar. Merak ettikleri bir soru vardı, "Kinesiyoloji nedir?" Kinesiyoloji, insan anatomisiyle beraber, insan hareketlerini ve kemiklerini inceleyen bir bilimdir. Yani özetle, sizin kaval kemiği diye bildiğiniz kemiğin biz aslında tibia olduğunu öğreniyoruz. Bunun kaslarla nasıl ilişkili olduğunu darbelerde stres kırıklarında yapılacak müdahaleleri, iyileşme sürecinde nasıl antrenmanlar yapılması gerektiğini öğreniyoruz.
Bu yazı sonunda umarım merak edilenler bir nebze olsun giderilmiştir. Tüm ilginiz alakanız için bu yazıyı okumaya vakit ayıran herkese teker teker teşekkür ederim.
Saygılarımla.
4 Ocak 2010 Pazartesi
Hak aramak!
Değerli okurlar,
Bugün yazmayı istediğim konu aslında kendi mesleğim adına çok uzunca bir süredir devam eden fakat bu uzun süre boyunca sessizliğini bozmayı bir türlü başaramamış bir konuyla alakalı olacak.
Geçtiğimiz günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı bir açıklamada artık ilaçların marketlerde satılmasının gündemde olduğunu ve bunun nedenleriyle ilgili bir takım açıklamalar yapmıştı. Bunun üzerine eczacılar ayaklanmış, eylemlerde bulunmuş bir şekilde kendilerine yapıldığını düşündüğü haksızlığı protesto etmişlerdi. O protestolar içerisinde gördüğüm bir yazı beni hem üzmüş hem de cesaretlendirmişti. O yazı aynen şu şekildeydi, " Ya FAKÜLTELERİ KAPATIN ya da BIRAKIN İŞİMİZİ YAPALIM!" Bu yazıyla senin ne işin var Tolga diyenleri ilgilendiren bölüme geldik.
Bildiğiniz gibi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu antrenörlük bölümü öğrencilerininde yıllardan beri kanamakta olan en büyük yarasıdır bu. Bakın değerli okur, eczacıların isyanını haklı görüyorsan bir de şunu dinle. Tam 8 yarı yıl, 4 sene boyunca antrenör olmak için eğitiliyoruz. Bu süreçte bu işin, psikolojik, fizyolojik, kinesiyolojik, anatomik, teknik ve şu an bir çırpıda bunları yazarken aklıma gelmeyen bir çok boyutunda eğitim alıyoruz. Burada almış olduğumuz dersler bizim bir sporcunun antrenmandan önce neden 8 dakika değilde 10 dakika koşması gerektiğini bilecek kadar ince detayını öğrenmemizi sağlayacak bilgilerdir. Hangi çeşit çalışmanın ne şartlarda ve nasıl yapılması gerektiğini, bir sporcunun antrenman içinde gelişimini sağlamak için hangi özelliklerinin nasıl sıralanması ve geliştirilmesi gerektiğini öğreniyoruz.
Ben bu iş için tam 3 senedir bu okuldayım. Aldığım yabancı dil eğitimiyle beraber 4.yılım. Hala bu okul bünyesinde eğitim almaya, kendimi geliştirmeye ve öğrenmeye devam ediyorum. Araştırıyorum, yabancı kaynaklardan, çağın gerektirdiği ve geliştirdiği teknikleri çok yakından takip ediyorum. Peki tüm bunları neden yapıyorum?
Türkiye Futbol Federasyonu, bol bol ve sık sık antrenörlük kursları açıyor. Bu kurslar yaklaşık 10 gün kadar sürüyor ve bu kursların neticesinde yapılan sınav sonucu antrenör adaylarına diplomalar veriliyor. Eğer ki profesyonel bir futbolcuysanız ve cebinizde paranız varsa (ki olmaması ne mümkün?) benim 4 hatta yabancı dil ile 5 yıl da aldığım diplomayı bir kaç ay içinde alabilirsiniz.
İşin en acı tarafına geldi sıra. 10 gün içerisinde bu kursta hap haline getirilmiş vaziyette, benim okulda aldığım derslerin "BİR KISMI" burada ki antrenör adaylarına öğretilmeye çalışılıyor. Sonucunda çıkan antrenörler vakti zamanında bir takımda çalışmış yeni emekli bir futbolcu olunca tanıdıkları yöneticiler vasıtasıyla hemen üst kademelerde çalışmaya başlıyor.
Bakın kendimden örnek vereyim. Bu dönem staj için İzmir'in en büyük kulüplerinden birinde çalıştım. Çalıştığım kademe yeni adıyla A2 bir önce ki ismiyle PAF takımıydı. Bu takımın başında UEFA A lisansa sahip bir antrenör bulunmaktaydı ve bu antrenör bu diplomasını federasyonun açtığı kursta almıştı. Buraya kadar zaten her şey yukarıda anlattığım şartların bir sonucu, şaşırtıcı değil. Bu kulüpte eski bir futbolcu da olan antrenörle çalışmaya başladığımız da hep bir adım geride durarak yaptıklarını ve futbolculara verdiklerini gözlemledik. Bu süreçte öyle büyük yanlışlar vardı ve tüm antrenman yanlışlar üzerine kuruluydu ki inanmak mümkün değildi. Her an sakatlığa davetiye çıkartmaya müsait bu antrenmanı büyük bir şaşkınlıkla izlemiştik. Bir antrenmanın soğuma devresine çeviklik ve kuvvet antrenmanı konulmasını gördüğümüz an inanamamıştık. Biz daha şaşkınlığımızı üstümüzden atamamıştık ki korktuğumuz başımıza geldi ve 2 oyuncu sakatlandı. Antrenman içinde yapılan çift kale maç, 1e 1 , 2ye 2 gibi savunma hücüm organizasyonlarının ardından yapıldı bu çeviklik ve kuvvet çalışmaları sayın okur yanlış duymuyorsun. Netice kaçınılmazdı.
Şimdi ben soruyorum eczacıları haklı görenlere, sizce biz de mağdur değil miyiz? Bir futbolcu illa ki antrenör olmak istiyorsa, okusun 4 senelik bu okulu öğrensin tüm bilimi geçsin takımın başına kim hayır diyor ki? Ama olmaz sayın okur, bizim ülkemizde reçeteyi market okur, futbolu mütahhitler yönetir çünkü.
Üzülüyorum değerli okur, haksızlığa tahammül edemiyorum. En iyisi olmak için çabalarken, birilerinin yanlışlarını kabullenerek bu işi yapmak istemiyorum. Fakat bunun için bu ülkenin daha milyonlarca fırın ekmek yemesi gerekicek ve bizde hep başkaları bu işi nasıl yapıyor diye aval aval izlemeye devam edeceğiz.
Saygılarımla.
12 Kasım 2009 Perşembe
Değerli Konuğumuz Ümit Kayıhan'la Söyleşi
Bugün okulumuzda Türk Futbolunun en renki yüzlerinden biri olan Ümit Kayıhan'ı ağırladık. Oldukça samimi bir ortamda tüm sınıf düzeyinden futbol antrenörlüğü öğrencilerinin katılımıyla oldukça güzel bir konferans gerçekleştirdik. Bu konferansla ilgili detayları anlatmadan önce Ümit Hocaya hoş sohbeti ve bilgi paylaşımı için teşekkür etmek istiyorum.
Okula başladığımdan beri sürekli bir kaç hocanın bizlere gelip bilgi aktaracağından bahsedilse de malesef bu bizlere hiç nasip olmamıştı taa ki düne kadar.
Normal bir insan evladı olsa da televizyonda gördüğünüz,eleştirdiğiniz,güldüğünüz ya da kızdığınız bir adamı karşınızda görünce ister istemez heyecanlanıyorsunuz az da olsa. Biraz komik bir tablo olsa da gayet keyif aldığımı söylemeliyim.
Konferansa okul müdürümüz Birol Doğan'ın açılış ve takdiminden sonra Ümit Kayıhan söz almasıyla başladık. Kısaca kendini bizlere tanıttı. İnternette konferans öncesinde yaptığım araştırmalarda 1954 doğumlu olduğunu okumama rağmen 1955'li olduğunu deklare ederek başladı. (yaşlanıyorsun hocam kabul et) Son derece güzel giyinen hocamızın konuşması ve ses tonu kesinlikle karşısındakini onu dinlemeyi sağlayacak kadar etkiliydi. Çalıştığı klüpleri, çalışma sistemlerini, sorunları, maruz kaldığı haksızlıkları birer birer ve samimiyetle anlattı bizlerde büyük bir dikkatle dinledik.
Konferansın ikinci bölümünde ise bizlere söz verdi Ümit Hoca. Antrenman Bilimi çerçevesinde tüm sorularımızı yanıtlamak istediğini belirtmeden geçmese de pek bilim soran olmadı. Gençlerin yeterince neden kullanılmadığı, haftasonu televizyonlarda yayınlanan programlarda ki eleştirilerin takımları ya da kendisini etkileyip etkilemediği, Yükseklik antrenmanıyla ilgili yaptıklarını, Antrenörlerin maruz kaldığı soyunma odasına giren başkan eleştirilerini ve saldırılarını büyük bir içtenlikle yaşadıklarını içine katarak cevaplandırdı.
Benim sorumsa malesef bizim ilerde ki yaşamımızda belki de en çekindiğimiz durumlardan biriyle alakalıydı. Aramızda ki soru cevap durumunu aynen aktarmaya çalışacağım.
T.Y: - Hocam öncelikle okulumuza hoşgeldiniz.
Ü.K: - Hoşbulduk :)
T.Y: - Hocam, ismim Tolga ve 3.sınıf öğrencisiyim. Bize toplantıda çalışma stilinizi anlatırken yanınızda fizik kondisyon işini iyi yapıcak, beslenme uzmanı, iyi bir psikolog gibi bir çok konuda eğitim almış birden fazla antrenör çalıştırdığınızdan bahsettiniz ve bunların gerekliliğinden. Peki merak ettiğim birşey var, bizler burda 1.sınıfın 1.döneminden itibaren çocuk psikolojisinden başlayarak genel psikoloji eğitimi alıyoruz. Mükemmel seviyede antrenman bilimi, düzenli beslenme gibi derslerin eğitimini alıp mezun oluyoruz. Fakat görüyoruz ki piyasada ki hocalarımız nerde futbolu yeni bırakmış oyuncu var yanlarına onları dahil ediyor fakat bizleri görmezden geliyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Ü.K: - Güzel bir soru öncelikle teşekkür ederim. Ben zaten yanımda 2 tane akademi çıkışlı antrenör çalıştırıyorum. Biri kaleci antrenörüm. Dışarda işler malesef böyle yürümüyor, çünkü piyasa dediğimiz yerde 10-15 antrenör bulunmakta ve klüpler bu hocaların çevresinde sürekli dönmekte. Ben X klübünden ayrılıyorum bir başkası oraya geliyor ben Y'ye geçiyorum bu şekilde dönüp dolaşıyor. Çünkü klüpler başarılıdan ziyade isimler etrafında yoğunlaşıyor. Bizler ekip kuruyoruz evet, fakat her antrenör malesef kendi ekibini kabul ettiremiyor. Ya ücretlerle anlaşılamıyor ya da kendi adamları buralarda yer alsın isteniyor, kendi bildiği güvendiği kişilerle çalışmak istiyorlar. Burda biraz da hatayı sizlerde görüyorum. Hocalara ulaşmıyorsunuz, Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinde tüm antrenörlerin mail adresleri var. Kendinizi onlara anlatabilir, randevu talep edebilirsiniz. Şahsen ben onlarca stajer hoca çalıştırdım yanımda sizlerin arasından ve yoluma ekibime kattığım arkadaşlarımda var bahsettiğim gibi. Burda iş biraz da sizde bitiyor.
T.Y: - Teşekkür ederim.
Şu anlattığım diyalogtan da gördüğümüz gibi, bu piyasada işimiz çok kolay değil. Fakat imkansız değil.
Bu soru cevaplar hocamızın bize ayırdığı yaklaşık bir buçuk saatlik kısımlık sürede netleşmişti. Aklımda tek kalan soramadığım soru ise, Ümit Hoca bize hep yaptığı haftalık programlardan bahsetti ve bunların öneminden. Hocam, haftalık programlar evet önemli. Fakat bir klübü aldığınızda ilk olarak yıllık program, sonrasında aylık,haftalık ve en son günlük programlar hazırlanır. Türkiye'de kaç antrenör yıllık program uygulayabiliyor? Ya da siz kaçını uygulayabildiniz?...
Malesef ülkemizin bu antrenör alışveriş sevdası bitmedikçe biz bu konuları çok konuşur,pastanın tabağını sıyırmaya bir süre daha devam ederiz. Bugünlük bu kadar, dağılabilirsiniz.
Not: Fotoğraflar için Melih Hocama teşekkürlerimi sunarım.
Etiketler:
Antrenör,
ege,
Futbol,
izmir,
konferans,
spor,
taktik,
teknik,
Ümit Kayıhan,
üniversite
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)